
Toplumda hukuki güvenliğin sağlanması bireylerin üstlendikleri yükümlülükleri zamanında ve eksiksiz şekilde yerine getirmeleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu yükümlülüklerin ihlali, yalnızca özel hukuk ilişkilerini değil aynı zamanda kamu düzenini de zedeleyebilir. Özellikle yaşlı, hasta veya kendini idare edemeyecek durumda olan kişilerin bakımıyla yükümlü olanların bu sorumluluktan kaçmaları ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Türk Ceza Kanunu’ nun 97. maddesi bu durumu “terk suçu” olarak tanımlamış ve belirli koşullar altında cezai yaptırıma bağlamıştır. Bu yazımızda terk suçunun kapsamı, unsurları, şartları ve hukuki sonuçları ele alınacaktır.
SUÇUN KANUNİ TANIMI
Terk suçu, Türk Ceza Kanunu’ nun “Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlali” başlığı altında madde 97’ de düzenleme altına alınmıştır. İlgili kanun maddesinde;
TCK Madde 97- (1) Yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan bir kimseyi kendi haline terk eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Terk dolayısıyla mağdur bir hastalığa yakalanmış, yaralanmış veya ölmüşse, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre cezaya hükmolunur.
ifadelerine yer verilmiş; yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan bir kimseyi kendi haline terk etme fiili suç olarak ifade edilmiştir.
SUÇUN UNSURLARI
Terk suçu hem objektif hem de sübjektif unsurları ile birlikte değerlendirildiğinde şu temel yapı taşlarına sahiptir:
1-Fail: TCK m.97 uyarınca suçun faili, yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda bulunan kimseler üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişidir. Koruma ve gözetim yükümlülüğü kanundan veya sözleşmeden doğabilir.
2-Mağdur: Suçun mağduru ise yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan kimsedir.
3-Fiil (Hareket Unsuru): Suç, yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan kimseyi “kendi haline terk” etmekle oluşur. Suç bağlamında “kendi haline terk” fiilinin oluşabilmesi için failin mağdurla olan ilişkisini geçici ya da sürekli olarak kesmesi, mağduru egemenlik alanı dışına çıkarması ve terk anı itibariyle bu yükümlülüklerin kim tarafından gerçekleştirileceğinin belirsiz olması gerekir.
Terk fiilinin fail dışında mağduru koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan ve bu yükümlülüğü üstlenebilecek kişilerin bulunduğu ortamda gerçekleşmesi halinde suç oluşmaz. Aynı şekilde terk süresinin uzun veya kısa olması suçun oluşumu bakımından önem teşkil etmez. Esas önemli olan husus, terk fiilinin mağdur açısından tehlike yaratıp yaratmadığıdır. Terk fiilinin icrai ya da ihmali davranışla işlenmesi mümkündür.
4-Suçla Korunan Hukuki Değer: Terk suçu, “Koruma, Gözetim, Yardım ve Bildirim Yükümlülüğünün İhlali” başlığı altında düzenlenmiş olup bu suç tipi ile korunan hukuki değer, yardıma muhtaç kişilerin yaşama, beden bütünlüğü ve insan onuruna uygun şekilde yaşama hakkıdır.
5-Manevi Unsur: Suç, yalnızca kastla işlenebilen bir suçtur. TCK m.97 uyarınca suçun işlenebilmesi adına failin, yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendisini idare edemeyecek durumda olan ve koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan kişiyi terk etme bilinç ve iradesiyle hareket etmesi yeterlidir. Suçun taksirle işlenebilmesi kanunen mümkün değildir.
NETİCESİ SEBEBİYLE AĞIRLAŞMIŞ TERK SUÇU
Terk suçu, bir tehlike suçu olup suçun oluşumu adına bir zararın meydana gelmesi şart değildir. Failin yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendisini idare edemeyecek durumda olan ve koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan kişiyi terk etme bilinç ve iradesiyle hareket etmesi suçun oluşumu bakımından yeterlidir. Bununla birlikte terk edilen kişi, bir hastalığa yakalanmış, yaralanmış veya ölmüşse fail, neticesi sebebiyle ağırlaştırılmış suç hükümlerine göre cezalandırılacaktır. TCK m.97/2 hükmünde bu husus açıkça izah edilmiş; terk fiili dolayısıyla mağdurun hastalığa yakalanması, yaralanması ve ölmesi halinde failin neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre cezalandırılacağı belirtilmiştir.
Ancak failin neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine tabi tutulabilmesi için esas amacının terk olması ve mağdurun yaralanması, hastalanması veya ölmesini istememesi gerekmektedir. Zira fail, mağdurun yaralanmasını, ölmesini veya hastalanmasını istemiş ve bu amaçla hareket etmişse bu durumda TCK m.97/2 hükümleri değil, kasten yaralama veya öldürmeye ilişkin suç hükümleri uygulama alanı bulacaktır.
ŞİKAYET SÜRESİ, ZAMANAŞIMI VE GÖREVLİ MAHKEME
Terk suçu, şikayete tabi bir suç olmayıp savcılık tarafından resen soruşturulmaktadır. Suçun soruşturulması için şikayet süresi olmamasına rağmen dava zamanaşımı 8 yıllık süreye tabidir. İşbu süre suçun işlendiği tarihten itibaren başlamaktadır. Görevli mahkeme ise suçun işlendiği yerdeki Asliye Ceza Mahkemesi’ dir.
HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI, ERTELEME VE ADLİ PARA CEZASI
TCK m.97 uyarınca; yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan bir kimseyi kendi haline terk eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Terk dolayısıyla mağdur bir hastalığa yakalanmış, yaralanmış veya ölmüşse, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre cezaya hükmolunur.
İlgili suç dolayısıyla doğrudan adli para cezasına hükmedilemese de hapis cezasının adli para cezasına çevrilebilmesi mümkündür. Cezanın alt ve üst sınırları ele alındığında; hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ve cezanın ertelenmesi kararı verilebilmesi mümkündür.
KONUYA İLİŞKİN KARARLAR
“…Türk Ceza Kanununun 97. maddesinde düzenlenen terk suçunun birinci fıkrasında, yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan bir kimseyi kendi hâline terk etmek suç olarak tanımlanmış, terk olgusu bağımsız bir suç olarak kabul edilmiştir. Suçun mağduru, yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan kimse, faili ise, bu kimseler üzerinde kanundan veya sözleşmeden kaynaklanan koruma ve gözetim yükümlülüğü yüklenen kişilerdir. Yükümlülüğün kanundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını tespitte, 6284 sayılı Ailenin Korunmasına ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu başta olmak üzere ilgili kanunlardan yararlanılırken, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüğün belirlenmesinde, sözleşmenin kapsamı ve içeriği esas alınır. Sözleşme şekle bağlı değildir. Yazılı ya da sözlü olabileceği gibi gönüllü üstlenme şeklinde fiili durumdan da kaynaklanabilir. Hekim, hemşire, hasta bakıcı, çocuk/bebek bakıcısı, hizmetçi, gezi rehberi, öğretmen gibi kişiler, sözleşmenin içeriğine göre koruma ve gözetim yükümlüsü sayılabilir. Bu suçla korunan hukuki değer, insanın yaşama ve vücut bütünlüğü hakkının yanı sıra koruma ve gözetim yükümlülüğü olan kişilerin bu görevlerini yerine getirmelerinin sağlanması ve bu sayede ortaya çıkacak sosyal fayda düşüncesidir. Suçun maddi unsuru yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan mağdurun “kendi haline terk edilmesidir”. Suç bağlamında “kendi haline terk”, failin, mağdurla olan fiili ilişkisini geçici ya da sürekli şekilde kesmesi ve mağduru egemenlik alanının dışına çıkarması, bu bağlamda kendi haline bırakmasıdır. Bu suç “kendi haline terk” gerçekleştiği anda tamamlanır. Terk süresi uzun veya kısa olabilir. Burada önem taşıyan husus, terk süresinin mağdur için tehlike yaratma hususunda yeterli olup olmadığıdır. Kişinin kendi haline terk edilmesi, koruma ve gözetim altında bulunanın, bu yükümlülüğü üstlenmiş olan kişi tarafından herhangi bir yerde korumadan yoksun hale getirilmesidir. Terk fiilinin, fail dışında, koruma ve gözetim yükümlülüğünü üstlenebilecek durumda olan ve bu iradeyi taşıyan kişilerin inisiyatif kullanabilecekleri biçimde ve ortamda gerçekleştirilmesi halinde bu suç oluşmaz. Suçun oluşumu için, failin mağduru, koruma ve gözetim yükümlülüğü üstlenebilecek durumdaki bir kişi veya kurumun kontrolüne bırakmaksızın “mağduru kendi haline terk” fiilini gerçekleştirmesi veya terk anı itibariyle bu yükümlülüklerin kim tarafından taşınacağının belirsiz olması gerekir. Terk suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Faildeki saikin önemi yoktur. Fail yaşı, hastalığı dolayısıyla kendisini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle yasa, sözleşme, doğal bağlılık ilişkisi veya fiili bir nedenden dolayı koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan kişiyi terk etme bilinç ve iradesiyle hareket etmelidir. Başka bir deyişle fail, “kendi haline terk” eyleminden doğacak neticeyi bilmeli ve istemelidir. Mağdurun kendi haline terk edilmesi, icrai ya da ihmali davranışla gerçekleştirilebilir. Terk suçu, gerçek ihmali suçtur ve kanunda tarif edilen belli bir emredici davranışın (terk etmeme) kasten yerine getirilmemesi ile oluşur. Failin, her bir mağdura karşı ayrı ayrı bakma, koruma ve gözetme yükümlüğü bulunduğundan, birden fazla kişinin suçun mağduru olması durumunda gerçek içtima kuralı uygulanır. Zincirleme suça ilişkin hüküm uygulanamaz. Yargılamaya konu somut olayda; Sanığın gayriresmî birlikteliğinden doğan mağduru hastanede doğurduktan sonra 3,5-4 aylıkken Doğan Net isimli internet kafenin önüne alınacağı inancıyla bırakarak olay yerinden uzaklaşması şeklinde gerçekleşen olayda, suçun “kendi haline terk” unsuru gerçekleşmediği için terk suçunun oluşmayacağı, ancak sanığın mağdura karşı bakım ve gözetim yükümlülüğünü ihlal etmesi nedeniyle eyleminin TCK’nın 233. maddesinde düzenlenen aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğü ihlal suçunu oluşturacağının gözetilmemesi, Kanuna aykırı ve sanık … müdafiinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle HÜKMÜN BOZULMASINA…” (Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2015/26957 E., 2016/668 K., 18.01.2016 T.)
“…Yukarıda yapılan açıklamalar ve dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanığın da bilgisi dahilinde birlikte olduğu kadın tarafından, gayriresmî birlikteliklerinden doğan mağdurun, sanığın resmi nikahlı eşi olan …’a bırakılması biçiminde gerçekleşen olayda, suçun “kendi haline terk” unsuru gerçekleşmediği için terk suçunun oluşmayacağı, ancak sanığın, çocuk mağdura karşı bakım ve gözetim yükümlülüğünü ihlal etmesi nedeniyle eyleminin takibi şikayete bağlı olan TCK’nın 233. maddesinde düzenlenen aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçunu oluşturacağı gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçeyle terk suçundan mahkumiyet kararı verilmesi, 3-Çocuk mağdurun aile nüfus kayıt örneğinin dosyada bulunmaması, Kanuna aykırı ve sanık …’ın temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnameye aykırı olarak HÜKMÜN BOZULMASINA… (Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2019/4766 E., 2021/ 27502 K., 24.11.2021 T.)
Terk suçu, gerçek ihmali suçtur ve kanunda tarif edilen belli bir emredici davranışın (terk etmeme) kasten yerine getirilmemesi ile oluşur. Failin, her bir mağdura karşı ayrı ayrı bakma, koruma ve gözetme yükümlüğü bulunduğundan, birden fazla kişinin suçun mağduru olması durumunda gerçek içtima kuralı uygulanır. Zincirleme suça ilişkin hüküm uygulanamaz. Yargılamaya konu somut olayda;
Sanığın vasi olarak atanmadan önce de mağdur ile farklı ilçelerde ikamet etmesi, mağdur kısıtlının günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde beden sağlığının yerinde olması ve 3-5 küçükbaş hayvanına bakarak geçimini sağlayabilmesi, sanığın vasilik görevi için herhangi bir ücret almaması ve hatta aralıklarla mağduru ziyarete gelerek yaptığı harcamaları karşılaması şeklinde gerçekleşen olayda, suçun “kendi haline terk” unsurunun gerçekleşmemesi nedeniyle verilen beraat kararının Yerel Mahkemece isabetli olarak saptandığı değerlendirilerek yapılan incelemede; Eyleme ve yükletilen suça yönelik O Yer Cumhuriyet Savcısı ve katılan A.. T.. vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA…” (Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2014/32889 E., 2015/33634 K., 11.09.2015 T.)
“…Sanıkların karı-koca oldukları, mağdurların da müşterek çocukları oldukları, hayvancılık yaparak geçimlerini temin ettikleri, bulundukları yörede insanların genellikle yaylada hayvancılık yaptıkları, sanıkların yaşadıkları yerin hayat tarzına ve kültürüne uygun şekilde ve imkanları dahilinde çocuklarını yetiştirmeye çalıştıkları, okul dönemlerinde hayvanlarını yaylaya çıkardıklarında çocuklarının eğitiminin aksamaması için okula giden çocuklarını köy içerisindeki evlerinde bıraktıkları, okul çağı gelmemiş 4 yaşındaki çocuklarını yanlarında götürdükleri, köy içerisinde sanıkların yakın akrabalarının da bulunduğu, ayrıca yaylaya çıktıklarında ara ara gelerek çocuklarını kontrol ettikleri, yemek ve temizliklerini yaptıkları, sanık Sariye’nin doğuştan sağır ve dilsiz olmasına rağmen imkanları dahilinde mağdurlara yönelik annelik görevlerini yerine getirmeye çalıştığı anlaşılan olayda, “kendi haline terk” unsuru gerçekleşmediği gibi merhamet ve şefkatle bağdaşmayan bir davranışlarının da bulunmaması karşısında gerek terk gerekse kötü muamele suçlarının oluşmaması nedeniyle, Yerel Mahkemece isabetli biçimde atılı suçlardan sanıkların beraatine karar verilmiş olması karşısında,
Eylemlere ve yükletilen suçlara yönelik katılan A.. M.. vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA…” (Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2015/ 10385 E., 2015/ 34360 K., 30.09.2025 T.)
“…Sanık … hakkında kurulan hüküm yönünden katılan Bakanlık vekilinin temyizine binaen yapılan incelemede; sanıklar … ile …’ın uzaktan akraba oldukları, sanık …’nin eşinden resmi olarak boşandıktan sonra, bir süre Ufuk isimli bir şahıs ile birlikte yaşadığı, bu birliktelikten bir çocuğu daha olduğu, daha sonra ise önceden tanıdığı … isimli şahısla bir süre görüştüğü, zaman zaman cinsel ilişkiye girdikleri, sanığın iddiasına göre son görüştüklerinde …’ın kendisi ile zorla cinsel ilişkiye girdiğini ve hamile kaldığını belirttiği, sanığın çocuğu doğurmak istemediği, ancak maddi durumu kötü olduğu için aldıramadığı, düşük yapmaya çalıştığı, başarılı olamadığı, olay tarihinde doğum sancıları başladığında, diğer çocuklarını üst katta oturan ağabeyinin evine gönderdiği, evinin banyosunda saat 19:00 sıralarında doğumu gerçekleştirdiği ve bir erkek çocuk dünyaya getirdiği, göbek bağını kendi imkanlarıyla kestikten sonra bağlamadığı, bu vaziyette çocuğu bir cekete sararak bir bez torbaya koyduğu, ardından …’i çağırdığı, …’in motosikletiyle geldiği, kendisini kız kardeşinin evine götürmesini istediği, yolu tarif edeceğini söyleyerek motosikletin arkasına bindiği, yolu tarif ettiği, postane sokağına doğru bir yerde sanık …’den durmasını istediği, motordan inerek elindeki poşeti verip geleceğini söylediği, sanık …’nin bebeği, …’in görmeyeceği şekilde saat 23:00 sıralarında bir inşaatın yanındaki direğin dibine bıraktığı, cesedi ertesi gün inşaat işçileri tarafından saat 10:00 sularında bulunduğu, 1.Adli Tıp İhtisas Kurulunun 09.08.2021 tarih 40968900-101.01.02-2021/82457-4210 sayılı raporunda “Miadında rahim içi gelişim gösteren bebeğin canlı olarak doğmuş olduğu ölümünün rahim içinde oluşan akciğer enfeksiyonu, yaygın amniyon ve mekonyum aspirasyonuna bağlı solunum yetmezliği sonucu meydana gelmiş olabileceği gibi doğum sonrası göbek kordonunun bağlanmaması, soğuk ortamda bırıkılması, rahim içinde oluşan akciğer enfeksiyonu, yaygın amniyon ve mekonyum aspirasyonuna bağlı solunum yetmezliğinin müşterek etkisi sonucu da meydana gelmiş olabileceği mevcut verilerle bu mekanizmalar arasında tıbben ayrım yapılamadığı oy çokluğu ile mütalaa” edildi, 1. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 22.12.2021 tarih 40968900-101.01.02-2021/149914-7033 sayılı raporunda “rahim içinde oluşan akciğer enfeksiyonu, yaygın amniyon ve mekonyum aaspirasyonuna bağlı solunum yetmezliği ile doğan bebeğin doğum sonrası vakit kaybetmeksizin göbek kordonunun bağlanması, giydirilerek vücut ısısının yükseltilmesi, emzirilmesi ve hastaneye getirilmesi gerektiği ancak tüm bunların yapılması durumunda da kurtulmasının kesin olmadığı oy birliği ile mütalaa” edildiği; sonuç olarak soğuk bir ortam ile meskun olmayan mahalle bırakılan maktulün, ana rahmi içinde oluşan akciğer enfeksiyonu, içinde bulunduğu sıvı ve dışkının soluk borusuna kaçması, soğuk ortamda bırakılması ve göbek bağının bağlanmaması nedeniyle öldüğü olayda; 3. Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, adil yargılanma ve savunma hakkının ihlal edilmediği, sanık lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşmadığı anlaşıldığından, katılan Bakanlık vekilinin temyiz sebeplerinin incelenmesinde bozma nedenleri dışında hükümde hukuka aykırılık bulunmamıştır. 4.5237 sayılı Kanun’un 97 nci maddesinde terk suçunun düzenlendiği, maddenin ilk fıkrasında terk olgusunun başlı başına bağımsız bir suç olarak tanımlandığı, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise terk dolayısıyla mağdur bir hastalığa yakalanmış, yaralanmış veya ölmüş ise neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre cezaya hükmolunacağının belirtildiği, suçun konusu yaşı ve hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan kimseler olduğu, suçun failinin ise bu kimseler üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler olduğu, sözkonusu suçun yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan kimseyi kendi haline terk etmekle oluşacağı gibi icrai davranışla da gerçekleştirilebileceği, maddenin ikinci fıkrasına göre; terk edilen kişinin bir hastalığa yakalanması, yaralanması veya ölmesi hâlinde, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre cezaya hükmolunacağı, failin meydana gelen ağır ve başka neticeden dolayı sorumlu tutulabilmesi için, bu netice açısından en azından taksirinin bulunması gerektiği, fakat, bu madde kapsamında sözkonusu edilen terk olgusu hâlinde, meydana gelen netice açısından failin çoğu zaman muhtemel kastla hareket ettiğini gözönünde bulundurmak gerektiği, sanığın, bakım ve gözetim altında bulunan ve rahim içinde oluşan akciğer enfeksiyonu, yaygın amniyon ve mekonyum aspirasyonuna bağlı solunum yetmezliği ile doğan bebeği başka şekilde öldürme imkanı varken inşaat önüne bıraktığı ve icrai bir hareketle terk suçunu işlediği ancak terkin ölümün meydana gelmesinde etkisi olması nedeniyle sanığın “neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre 5237 sayılı Kanun’un 87 nci maddesinin dördüncü fıkrasının son cümlesi gereğince cezalandırılması” yerine, fiilin olası kastla öldürme suçu kapsamında kaldığı kabul edilerek, suç vasfında yanılgıya düşülmesi suretiyle yazılı biçimde hüküm kurulması hukuka aykırı bulunmuştur…” (Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 2023/1363 E., 2024/6613 K., 15.10.2024 T.)
“…Yargılamaya konu somut olayda; Hakkında aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğü ihlal suçundan mahkumiyet hükmü kurulan ve sanıkla gayrıresmi olarak birlikte yaşayan Tuncay’ın, mağdur çocukları 1999 doğumlu Vural, 2000 doğumlu Büşra ve 2002 doğumlu Hatice’yi sanık Ümmühan ile yalnız bırakarak Kayseri iline gittiği, Tuncay’ın maddi yönden herhangi bir yardımda bulunmaması ve sanığın mağdurlara bakacak ekonomik gücünün de olmaması karşısında, ayrıca mağdurların iyi bir hayat geçirmelerini sağlamak amacıyla, sanığın mağdurlara okul çıkışı babaannelerine gitmelerini tembihleyerek evden ayrıldığı, mağdur Vural’ın ise babaannesini sevmemesi nedeniyle annesini dinlemeyerek kardeşlerini de alarak evlerine geri döndüğü olayda, suçun “kendi haline terk” unsurunun gerçekleşmemesi ve eylemin bakım ve gözetime yönelik yükümlülüklerine aykırılık oluşturmaması nedeniyle bu davranışın TCK’nın 233. maddesinde düzenlenen aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğü ihlal suçunu da oluşturmaması karşısında, verilen beraat kararının Yerel Mahkemece isabetli olarak saptandığı değerlendirilerek yapılan incelemede; Eyleme ve yükletilen suça yönelik O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA…” (Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2014/ 27032 E., 2015/33636 K., 11.09.2015 T.)
“…Mağdur …’nun, resmi nikah akdi olmaksızın birlikte yaşayan sanık … ve temyiz dışı sanık …’nun bu beraberliğinden 09.01.2013 tarihinde dünyaya geldiği, sanık …’in olay tarihinde bakamayacak durumdaki çocuğu olan mağduru hastaneye bıraktığı, 12.03.2013 tarihli sosyal hizmet birimi değerlendirme raporuna göre de; hastanenin acil servisine bırakılan mağdurun anne ve babasının alkol ve uyuşturucu madde bağımlısı oldukları, sanık …’in çocuğa bakamayacak durumda olduklarından yuvaya verilmesini istediğini, çocuğun herhangi bir sağlık problemi olmadığı ve tıbbi tedaviye ihtiyaç olmadığı, çocuğun yuvaya kayıt olması için sanığın adres, telefon ve kimlik bilgilerini verdiğinin belirtilmesi ve ardından da bebek mağdurun çocuk esirgeme kurumuna yerleştirilmesi şeklinde gerçekleşen olaylarda, suçun “kendi haline terk” bakımından manevi unsurunun gerçekleşmediği gözetilmeden, sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi, Kanuna aykırı, o yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, HÜKMÜN 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA…” (Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2015/21076 E., 2019/17077 K., 04.11.2019 T.)
Av. Gökhan AKGÜL & Av. Yasemin ERAK
ANTALYA CEZA AVUKATI – ANTALYA AVUKAT
Türk Ceza Kanunu’nda yer alan terk suçu, kişinin bakmakla yükümlü olduğu eşini, çocuklarını veya ihtiyaç sahibi yakınlarını zor durumda bırakacak şekilde ilgisiz bırakmasıyla oluşmaktadır. Bu tür davalarda, mağdur tarafın haklarını koruyabilmesi için hukuki sürecin titizlikle yürütülmesi büyük önem taşır. Antalya avukat desteği, hem soruşturma aşamasında hem de dava sürecinde tarafların hak kaybı yaşamaması adına kritik rol oynamaktadır. Profesyonel bir avukat, terk suçu kapsamında yapılacak şikâyet, delil toplama ve mahkeme sürecinde müvekkiline en uygun hukuki çözümleri sunarak adaletin sağlanmasına yardımcı olur.